Hayat: Boşluk 2.0 (20. yıldönümü versiyonu)

    Boşlukta hissettiğim bir dönemin içinde eski yazdıklarımı karıştırırken Hayat: Boşluk makalesini tekrar okuma gafletine düştüm. 20 sene önce, gençliğin vermiş olduğu bilgeliğe ve hoyratlığa sığınarak kaleme almıştım o yazıyı. Açıkçası çok daha özgür, kendime çok daha yakınmışım o zamanlar. Başlıkla bağdaştırmak gerekirse, o zaman boşlukta olduğum doğru ama bugün dönüp o günlere baktığımda "kendimi boşlukta sanmışım" demekten kendimi alıkoyamıyorum.

    Bugünkü cehaletimle aynı başlığı tekrar düşünürken buldum kendimi ve "hadi!" dedim, "bir kez daha kalemine sarıl!" ve işte buradayım. Kavramı tanımlama konusunda hala eski ben ile hemfikiriz kısmen. Sadece boşluğu tanımlarken bazı etkenleri hesaba katmamışım o yıllarda. Güzel bir cümlem var o makalede. Nasıl demiştim, "boşluk, etrafını çevreleyen veya çevrelemesi olası olan şeylerle anlam kazanır." Vay be! Bunu 20 yaşımda görebilmiş ama hayata adapte ederken gerçekten zorluk çekmişim. 

    Boşluk kavramı, gerçekten de, boş olmak veya olmamak kavramlarından oldukça uzakta duruyor. Daha çok, hayat bir tiyatro ise seyirci boşlukta olan birey olarak tanımlanabilir. En azından bunu söylemiştim. Ve şimdi ise diyorum ki yanılmışım! Tiyatro sahnesi metaforunda sergilenen oyunu gerçek, izleyiciyi ise o gerçekten kopuk figür olarak görmek romantik, basit, anlaşılabilir olduğu kadar amatörceymiş. Zira sahnedeki oyun ne kadar gerçekse, izleyici de kendi farkındalığı ve algıları içerisinde o kadar gerçek. Esas alınan bir gerçeklik, diğer gerçeklikleri yok saymıyor neticede. Bakış açısı veya inceleme unsuru değiştiğinde gerçeklik de yön değiştirirdi yoksa. Asıl boşlukta olan seyirci değil, o sahnede bulunan ama neden bulunduğunu bilmeyen, yabancılaşan, hissetmeyen kişi! Kendisini ait hissetmediği o oyunda rol alan oyuncunun ta kendisi.      

    Boşluk ve zıttı olan doluluk hisleri doğrudan aitlik kavramıyla ilgiliymiş gibi geliyor artık bana. Birey, aitlik duygusunu hissedemediğinde kurallara, geleneklere, emek vermeye, başarmaya önem vermemeye başlıyor. Bu boş vermişlik durumu da doğal bir sonuç olarak boşluk hissini yaratıyor. Hani yıllarca hep duyduk ya, "insan sosyal hayvandır." Gerçekten de bu boşluk kavramını anlamama yardımcı oluyor. Aidiyet bize kurallar, kavramlar, değerler getiriyor. İster bir dini inanç, ister bir alt kültür topluluğu, ister iş yeri ve hatta isterse aile olsun. Aidiyet hissi kaybolduğunda beraberinde yitip gidenler insanı amaçsızlaştırıyor. Amaçsızlık da bizi elimizden tutup, çocukken zorla götürülen ev ziyaretlerine gider gibi boşluğa götürüyor. 

    Hayatlarımızda ait olduğumuz çok sayıda şey var. Aile, iş, arkadaşlar, inanç vs. Bunların bazıları bireysel bazıları toplumsal etkenlerle hayatımıza dahil olan şeyler. Kendi başlıkları içinde aidiyet hissinin kaybolması diğer alt kavramlardaki aidiyet hissini de ekiliyor. Birey iş yerindeki aidiyetini kaybettiğinde, çalışma isteği, başarma arzusu gibi kavramlardan uzaklaştığında bu durum diğer sosyal etkenlerle dahil olunan aidiyet hissi beslediğimiz oluşumları da sorgulatıyor bizlere. Bu noktadan sonrasına ilişkin, yorum veya çözüm önerisi barındıran, kuracak bir cümlem yok. 

    Ne yapmalıyız? Bilmiyorum. Genç ben bir şeyler biliyordu. Daha doğrusu bildiklerini fütursuzca söyleyebiliyordu. Ancak olgun ve cahil ben bu konuda sessiz kalıyorum. Basmakalıp cümlelerle, kişisel gelişim kitabı görünümlü ego tatmin yazılarında anlatılan kavramlarla gaz vermek çok kolay. "Aidiyeti içinizde arayın, mutluluğu kendinizde bulun, evrene mesaj atın, görüldü atarsa çaldırın" vs. 

    Özgüvenli bir şekilde yapabileceğim açıklama şöyle ki; aidiyet duygumuz bizim kontrolümüzde, zihnimizle geliştirdiğimiz bir kavram değil bilinçdışı olarak hissettiğimiz bir duygu aslında. Aidiyet hissinin kaybolduğunu hissetmeye başladığımızda oyuna zihnimizi dahil ederek işe başlamak faydalı olur gibime geliyor. "Ben buraya / bu kişiye / bu olguya aidiyet geliştirirken hangi bireysel doğrularımla örtüştüğü için yakınlık hissettim?" Bu soru zihni ve dolayısıyla mantığı devreye sokacağından işler biraz daha analitik ve dolayısıyla anlaşılabilir hale gelecektir. Burada verileri tek tek incelemek ve olabildiğince tarafsız kalabilmek önem arz edecektir. Tarafsız kalmak. Ne kadar kolay söylenen bir şey, değil mi? Sanki insan tarafsız kalabilirmiş gibi. 

    Sorguladıkça aidiyetin adeta bir aşk gibi kendiliğinden yeşeren, gözleri kör eden bir tutku olmaktan ziyade, bilinçdışında iç tutarlık ve mantıksal doğrularımızın bir yansıması olduğunu görebiliriz. Aidiyet hissinin kaybolması / bitmesi bizde üzüntü yaratan, hatta geçmişi önümüze koyduğumuzda üzen ve öfkelendiren bir süreç olabilir ve bu doğaldır da. Ancak burada duygulara teslim olmak yerine mantığı görev başında tutmak boşluk içine düşmemek için zaruridir. İşte, benim boşluktan artık anladığım budur. Aidiyet yoksunluğu itibariyle gidilen kuralsız, amaçsız yolda etrafta gördüğümüz, dahil olabileceğimiz ancak bağlanma tereddütü ve yeniden kurallara bağlı olmanın getirdiği artık özgür değilim yanılsamasının yarattığı, zihnin mantığı döven duygusal çarpıtmasıdır. 

    Özgürlük kurallarla, sınırlarla çevrili olduğunda ancak bu sınırlayıcıları mantık, karakter ve değer yargıları koyduğunda anlam kazanır. Böyle bir özgürlük içinde boşluk barındırmaz. O çerçeve içindeki resimde her şeyin bir anlamı, bir sebebi ve bir sonucu vardır. O resim içerisinde boyanmamış bir yer varsa dahi bu "boşluk", anlamlı bir özgürlük içinde tercih edilmiş bir boşluktur ki artık onu daha önce konuştuğumuz "boşluk" kavramıyla tanımlayamayız. Şuradan örnek verebilirim. Karate kelimesini belki hepimiz duymuşuzdur. Bir kısmımız bunun "boş el" anlamına geldiğini de bilir. Burada bahsedilen "boş el", kişinin elinde bir silah olmayışı değil, kişinin bir silahı elinde tutmak istemeyişi, bir diğer deyişle bu "boşluğu" anlamlı bir şekilde tercih etmesidir. Yani Karate, silahı olmadığı için zorunlu olarak çıplak elle yapılan bir savaş sanatı değil, elinde silah tutmak istemediği için boş elle yapılan bir savaş sanatıdır. Japon kültürüne atıfta bulunmazsam Japon Büyükelçiliği tarafından dövülecekmişçesine her yazıda muhakkak değiniyorum, değil mi? 

    O zaman yirmi sene öncesine selam göndererek ama yeniden anlamdırarak kapatalım bu yazıyı. 

"Pardon, bu sandalye boş mu?"

 "Hayır, arkadaşım gelecek."

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Akşam

Geç Gelen